Yunanlar ve Türkler neden birbirlerinden nefret ediyor?

Yazan: Harry Foundalis


İngilizce Yunanca Türkçe

Bazen Yunanlar Türklerin neden Yunanlardan bu kadar nefret ettiklerini merak ederler. Aslında her Türk Yunanlardan nefret etmez; ancak ortalama bir Türkün nefret ettiğini söyleyebilirim. “Bizden bu kadar nefret etmelerine yol açabilecek ne yaptık?” — bu bir Yunanın aklına gelen yaygın bir sorudur. Bu sorunun cevabı bir Türk için bellidir, bir Yunan için tamamen belirsizdir — bunun sebebini birazdan açıklayacağım. Benzer şekilde, Türkler de aynı şeyi merak ederler: “Bizden bu kadar nefret etmelerine yol açabilecek ne yaptık?” Bunun cevabı da Yunanlar arasında yaygın bir şekilde bilinmektedir, ancak Türkler arasında bilinmemektedir. Bu şekilde, taraflardan hiçbiri diğerinin bu konuda ne hissettiğini anlamamakta ve karşılıklı düşmanlık sürmektedir.

Burada kısa bir not düşmem gerekiyor: özellikle iyi niyetli ve barış yanlısı kişiler olmak üzere Ege’nin her iki yakasından şu fikir de duyulabilmektedir: “Aslında halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok ve halklar birbirlerine karşı düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu işlerine geliyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerikalılardır ve her iki ülkeye silah satan ülkelerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini doldurmalarını sağlıyor!”

Keşke işler bu kadar basit olsaydı. İyi niyetli ve barış yanlısı bir kişi olarak, bu düşüncenin tamamen doğru olmasını çok isterdim. Tamam, bu düşünce bütünüyle yanlış değil. Amerikalıların ve Amerikan şirketlerinin silah satma gibi bir çıkarları yok demiyorum. Elbette ki bunda bir çıkarları var; ancak çıkarları arasında aynı zamanda Yunanistan ve Türkiye arasında bir savaşın önlenmesi de yer alıyor. İki ülkenin savaşın eşiğine geldiği 1996 yılındaki olayda (Yunanların “Imia” Türklerin ise “Kardak” olarak adlandırdığı, keçilerin “yemek odası” olarak tanımlanabilecek yerleşimsiz adacıkların mülkiyeti ile ilgili mücadele) görüldüğü gibi, o zamanki ABD Başkanı Bill Clinton’un müdahalesi sonrasında olası bir savaş son anda önlenebilmiştir. Ancak benim anlatmak istediğim şey, söz konusu düşüncenin birinci kısmının ne yazık ki yanlış olduğudur. Keşke ortalama Yunan ve Türklerin birbirlerine karşı husumet beslemediği doğru olsaydı. Ancak bu sadece iyi niyetli bir düşünce. Her iki tarafta ne kadar husumet olduğunu hemen fark etmek için, Türklerin ve Yunanların katıldığı bloglardan birinde bir diyaloga girmek yeterlidir. Elbette ki barış yanlıları mevcuttur — her yerde olduğu gibi— ancak kendi önyargılarınız gözlerinizi kör etmemelidir; sadece görmek istediklerinizi göremezsiniz. Ortada acı bir gerçek mevcuttur: Yunanlar ve Türkler birbirlerine karşı için için düşmanlık beslemektedir. Neyse ki bunu şu anda sadece sözel olarak ve internet üzerinden gerçekleştirmektedirler. Bu metin, bunun neden böyle olduğunu açıklamak –ama her iki tarafa da- için yazılmıştır. Karşılıklı anlayış ile bu husumetin azaltılabileceğini umut ediyorum.

Her bir tarafa diğer tarafın neden onlardan nefret ettiğini açıklayacağımı belirtmiştim. Bir metnin olayları sıralı bir şekilde ortaya koyması gerektiğinden dolayı, öncelikle bir tercih yapmam ve iki taraftan birisi ile başlamam gerekiyor. Şimdiye kadar işler basitti; çünkü “Yunanlar ve Türkler” (bu sıra ile) diyordum ve bunun nedeni benim bir Yunan olmam değil, İngilizce alfabede “G” (Greece) harfinin “T” (Turkey) harfinden önce gelmesiydi. Ancak şimdi bir sorunla karşı karşıyayım: eğer siz bir Yunan iseniz ve önce neden Yunanların Türklerden nefret ettiğini açıklarsam bana çok müteşekkir olacaksınız, bunu hepimiz biliyoruz; eğer Türk iseniz ve önce neden Türklerin Yunanlardan nefret ettiğini açıklarsam yine bana müteşekkir olacaksınız. Dolayısıyla, bu sorunu ortadan kaldırmak için karşılıklı nefret ile ilgili açıklamalarımı aşağıda yan yana ki sütun halinde vereceğim- hem alfabetik sıralamanın hem de iki ülkenin coğrafi konumlarının bir gereği olarak, soldaki sütunda Yunanlara ilişkin açıklamalarımı, sağdaki sütunda ise Türklere ilişkin açıklamalarımı sunacağım: Yunanistan batı yakasında (sol), Türkiye ise doğu yakasında (sağ) yer aldığı için. Evet, tam bir adalet! Beni adil olmamakla suçlayacak olanlar için umutsuz bir durum olmalı!

Yunan okuyucular için:

Türkler  neden  Yunanlardan nefret  ediyor?

Sevgili Yunan okuyucu, öğretmenlerimiz okulda bize atalarımızın tutumu ile ilgili olarak ne öğretiyorlar? “Biz Yunanlar hiçbir zaman bir başka ülkeye karşı savaş başlatmadık! Her zaman önce bize saldırı oldu! Binlerce yıllık tarihimiz boyunca biz her zaman savunma savaşları yaptık!”. Hafızanızın antik çağlara gitmesi ve İskender’in kendisine bir saldırı olmadan Pars İmparatorluğu’na saldırdığını öne sürmeniz halinde ise, öğretmenleriniz hemen saygısız çenenizi kapamanızı söylerler: “İskender Doğu’nun barbarlarına medeniyet getirdi! Onları sadece fethetmedi, onlara medeniyet ışığını götürdü! Ama diğer tüm örneklere bakın, bize saldırdıklarını ve topraklarımızı savunduğumuzu görürsünüz: Parslılar Eski Yunan’a saldırdılar, Osmanlılar Bizans’a saldırdılar, İtalyanlar ve Almanlar 2. Dünya Savaşında bize saldırdılar. Şimdi 1000 kere ‘Bir daha asla öğretmenime karşı gelmeyeceğim’ yazın, seni boş beyinli çocuk, yarın anne veya babanı okula çağır!”

Tamam, yukarıda belki biraz abartmış olabilirim, ama ben çocukken açık bir şekilde İskender’in sadece medeniyet götürmek amaçlı fetihler yaptığının öğretildiğini hatırlıyorum. Ama hiçbir şey gerçeğin ötesine geçemez. Atalarımız— antik çağlardaki atalarımız değil, çok yakın tarihteki atalarımız— aslında kendilerine karşı herhangi bir provokasyon ve tehdit olmaksızın komşu bir ülkeye saldırdılar. Onlara saldırdık, köylerini yaktık, erkeklerini öldürdük ve kadınlarına tecavüz ettik. Bu komşularımız Türklerdi. İşte bugün bizden nefret etmelerinin temel sebebi budur.

Tarihin bu kısmını okulda öğrenmediniz, veya öğrenmiş olsanız bile sadece tek yanlı bir şekilde öğrendiniz. Yaşananları, aslında saldıran taraf biz olmamıza rağmen mağdur olan taraf bizmişiz gibi öğrettiler. Buna, biz Yunanlar için ulusal bir felaket anlamına gelen “Küçük Asya Felaketi” adını verdiler — zavallı bizler! Ne kadar talihsiz bir halkmışız... Türkler ise bizim için bir felakete, bir faciaya yol açtılar! Onlardan nefret etmekte ne kadar haklıyız değil mi?

Belki de aslında hiçbir şey, hatta yukarıdaki gerçekleri bile öğrenmediniz. “Küçük Asya Felaketinin” tarihsel olayları, tarih kitaplarında stratejik olarak öyle bir yere yerleştiriliyor ki, bunları öğrenme zamanı geldiğinde ilkbahar gelmiş oluyor, araya birçok tatil giriyor, ne öğrenileceği kimsenin pek umurunda olmuyor— öğretmenler de dahil olmak üzere— ve herkes mutlu bir şekilde yaz tatiline çıkıyor. Buna İngilizcede “son anda imdadına yetişmek deniyor”. Öğretmeniniz ders kitabının bu bölümünü yetiştirse bile, (belki de müfredatı akıllı bir şekilde programlayamadığı ve o noktaya çok erken geldiği için), 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekte neler yaşandığını öğrenmiyorsunuz. Ders kitabı felaketin sonrasına odaklanıyor ve olayların tamamının nasıl başladığını değil, Yunanların mağdur olduğu bir tablo ortaya koyuyor.

Birazdan okuyacaklarınız sebebiyle, tüm Yunanlı kalbinizle benden nefret edeceğinizi biliyorum, ama dürüst olmak gerekirse umurumda değil. Gerçeği görmezden gelmekten ve hikayenin mağdurlarını haksız yere suçlamaktansa, gerçeği öğrenmeniz ve benden nefret etmeniz daha iyidir.

Ve hikaye şöyle devam ediyor.

Eskiden, “Küçük Asya Felaketine” kadar, atalarımızın aklında hep mevcut olan bir “fikir” vardı. Bu fikir kolektif Yunan bilincine daima hitap ediyordu ve bunun büyük bir fikir olduğunu düşünüyorlardı. Aslında bu fikre şöyle diyorlardı: “Büyük Fikir” — “Megali İdea”. Bu fikir, “bir zamanlar bize ait olan Doğudaki toprakların” geri alınması idi –özellikle daima kısaca “Şehir” olarak adlandırdığımız şehri: Bizans İmparatorluğu’nun eski başkentini. Bugün çok az sayıda Yunan “Büyük Fikrin” ne olduğunu biliyor, çünkü — özellikle “Küçük Asya Felaketinden” sonra— görkemini ve hatta anlamını kaybetti, dolayısıyla artık okullarımızda bunu öğrenmeyi bıraktık. Sadece Türkler “Büyük Fikrin” ne olduğunu hala bildiğimizi düşünüyor. Biz Yunanların, en büyük şehirleri İstanbul’u hala istediğimizi düşünüyorlar.Ancak yanılıyorlar. (Evet, sevgili Türk dostum; diğer taraf için ne yazdığımız merak ettiğinden dolayı, artık neredeyse hiçbir Yunanın Megali İdeanın ne olduğunu bilmediğini, sadece birkaç ölümüne milliyetçinin / faşistin ve dini çılgının “zamanı geldiğinde tekrar bizim olacak!” diye düşünerek şehrinizi istediğini bilmeni istiyorum. Ancak bunlar gibi aşırı uçtaki azınlıklar her yerde mevcut ve bugün Yunanistan’da bunlar hiçbir siyasi rol oynamıyorlar.)

Bununla birlikte, daha önce de belirttiğim gibi, o zamanlar atalarımız Büyük Fikri düşünüyorlardı. Ve bir zamanlar, 1. Dünya Savaşı sona erdiğinde, ulusal hayallerini gerçekleştirebilmeleri için ellerine büyük bir fırsat geçtiğini düşünmüşlerdi — ama sonuçta bunun sadece “milli felaketleri” olduğunu fark ettiler.

O zamanlar “Türkiye” yoktu. 1919 yılında, dağılmakta olan bir Osmanlı İmparatorluğu vardı ve 1. Dünya Savaşının kaybeden devletlerinin yanında yer aldığı için toprakları savaşın kazanan devletleri arasında paylaşılıyordu. Kazanan devletler arasında İngiltere, Fransa ve İtalya yer alıyordu ve bu ülkeler savaşta yanlarında yer almanın bir ödülü olarak Yunanistan’ı Küçük Asya topraklarını (bugünkü Türkiye’nin batı kıyıları) işgal etmesi için davet etmişlerdi. Büyük Fikir daima kafalarında canlı olan atalarımız ise, bu teklifi kabul ettiler ve antik çağlardan bu yana o topraklarda yaşayan büyük Yunan popülasyonlarını korumaları gerektiği bahanesi ile askerlerini oraya gönderdiler.

Mayıs 1919’da Smyrna (İzmir) şehrine ilk girdiklerinde, ilk anda karşılarında büyük bir direniş görmediler. Tarih kitapları, sadece Yunanlara değil aynı zamanda onları destekleyen büyük devletlerin birliklerine karşı koyamayacak durumda olan Türk ordusunun içlere çekildiğini yazmaktadır. Talihsiz olaylar ise bundan kısa bir süre sonra başladı.

1919 ile 1921 yılları arasında, işgalci atalarımızın ordusu, özellikle İzmir çevresindeki bölge olmak üzere batı Anadolu’nun nispeten büyük bir kısmını ele geçirme yönünde bazı başarılar elde etti. Bazı savaşları kazandılar –örneğin Meander (Menderes) nehri yakınlarında, Peramos’ta (Karşıyaka) ve Philadelphia’da (Alaşehir). (Amerikalı okuyucular için: sizin ünlü şehrinizin adını aldığı orijinal Philadelphia burasıdır; bu isimleri Yunanca vermemin sebebi, bunların orijinal olarak Yunan şehirleri olması — antik çağlardan beri — ve daha sonra Türklerin bunlara Türkçe isimler vermesidir.)

Ne yazık ki, Yunanlı atalarımız melek gibi davranmadılar. Yaşanan en kötü türden vahşetleri açıklayan bağımsız, üçüncü taraf kaynakların raporları mevcuttur. Örneğin:

  • Amerikalı Korgeneral James Harbord, işgalin ilk aylarını Senato’ya açıklarken şunları anlatmıştır: “Yunan birlikleri ve onlara silahlı olarak katılan yerel Rumlar, Müslüman nüfusa yönelik olarak, görevlilerin, Osmanlı subaylarının, askerlerinin ve barışçıl halkın ayrım gözetilmeksizin öldürüldüğü genel bir katliam başlattılar.”

  • Bir İngiliz subay ise şunları bildirmişti (tarihçi Taner Akçam’a göre): “Yunan işgali sırasında [Türkler tarafından gösterilen] organize bir direnç bile yoktu. Ancak Yunanlar zulümlerine devam ediyorlar, köyleri yakmaya devam ediyorlar, Türkleri öldürüyorlar, kadınlara ve genç kızlara tecavüz edip öldürüyorlar, çocukları boğuyorlar.”

  • İtilaf Devletleri Komisyonunun bir üyesi olan İngiliz subay Harold Armstrong, Yunanların İzmir’den çekilirken sivilleri katlettiklerini, onlara tecavüz ettiklerini, yolları üzerindeki köyleri yaktıklarını ve yağmaladıklarını bildiriyordu.

  • İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, Yunanlar tarafından Yalova, Gemlik ve İzmit bölgelerinde gerçekleştirdikleri vahşete kendisinin ve eşinin şahit olduğunu bildirmiştir. “Yakılmış ve yağmalanmış evler, cesetler ve canını kurtaran dehşet içindeki insanlar” şeklinde çok sayıda maddi kanıta şahit olmakla kalmamış, Yunan sivillerin gerçekleştirdikleri hırsızlıkları ve üniformalı Yunan askerlerin kundaklamaları canlı olarak görmüşler.

  • Marjorie Housepian 4.000 İzmirli Müslümanın Yunan güçleri tarafından öldürüldüğünü yazmıştır.

  • İzmir’de bulunan İsveçli bir doğubilimci Johannes Kolmodin, mektuplarında Yunan ordusunun 250 Türk köyünü yaktığını yazmıştır.

  • İtilaf Devletleri Komisyonunun 23 Mayıs 1921 tarihli raporunda şunları yazmıştır: “Son iki ay içerisinde köylerin gruplar halinde tahrip edilmesinde belirgin ve düzenli bir yöntemin takip edildiği görülmektedir; bu yıkımlar Rum mahallelerinin sınırlarına kadar ulaşmıştır. Komisyon üyeleri, Yunan ordusunun işgal ettiği Yalova ve Gemlik kazalarının olduğu bölgede, Türk köylerinin yıkılması ve Müslüman nüfusun katledilmesi için sistematik bir planın izlendiğini düşünmektedir. Bu planın, Yunanların talimatları ile hareket eden Rum ve Ermeni gruplar tarafından uygulandığı ve bazen düzenli birliklerin müfrezelerinden yardım aldıkları görülmektedir.”

Ancak, özellikle Kemal Atatürk’üm ordunun liderliğini üstlenmesinin ardından Türklerin muharebeleri kazanmaya başlamasıyla birlikte, Yunanlar işgal etmiş oldukları topraklardan kademeli olarak çekilmeye başladılar. 1922 yılında, Büyük Güçler planlarını değiştirdiler ve Yunanları Anadolu’da tek başına bıraktılar; artık Yunanlar iyi bir ikmal olanağından yoksundular ve yeterli mühimmatları bile yoktu. Hiçbir zaman kendilerinin olduğunu düşünmedikleri topraklarda savaşıyorlardı; Türkler ise kendi toprakları için savaşıyordu. Bu durum ve Türklerin yeni kurulan Sovyetler Birliği’nden mühimmat almaya başlaması (Lenin naif bir şekilde Atatürk’ün de kendisi gibi devrimci bir lider olduğunu düşünüyordu) büyük bir fark yarattı. Ancak sorun şuydu ki, Yunanlar geldiklere yere geri dönerken hoş ve nazik bir şekilde çekilmiyordu; arkalarında yanmış bir toprak bırakma politikasını benimsemişlerdi. İzmir’e doğru geri çekilirken, köyleri yaktılar, erkekleri öldürdüler, kadınlara ve çocuklara tecavüz edip öldürdüler:

  • Bir Orta Doğu tarihçisi olan Sydney Nettleton Fisher şunları yazmıştı: “Yunan ordusu geri çekilirken bir yanmış toprak politikası izledi ve yolları üzerindeki savunmasız Türk köylülere karşı bilinen her türlü zulmü uyguladı.”

  • Norman M. Naimark şunları belirtmişti: “Yunanların geri çekilmesi süreci, yerel halk için işgal sürecinden daha yıkıcı olmuştur.”

  • ABD’nin o zamanki İstanbul Konsolos Yardımcısı olan ve Yunanların boşaltmasının hemen ardından harap edilmiş bölgelerin çoğunu gezen James Loder Park gördüklerini şu şekilde açıklıyordu: “Manisa... neredeyse tamamen ataşe verilmiş... 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkan, 19 otel, 26 köşk...[yıkılmış]. Cassaba (Turgutlu), 3.000’i gayrimüslim olmak üzere 40.000 kişinin yaşadığı bir şehirdi. 37.000 Türk’ten sadece 6.000’inin hayatta olduğu tespit edilebilmiştir; 1.000 Türkün vurularak veya yakılarak öldürüldüğü biliniyor. Şehri oluşturan 2.000 binadan sadece 200’ü ayakta kalmış. Bazı Rum ve Ermeni sivillerin yardımı ile Yunan askerlerinin sistematik olarak harap edildiği yönünde çok açık kanıtlar mevcut. Bu yıkımı daha sağlam, hızlı ve eksiksiz kılmak için, gazyağı ve benzin serbest bir şekilde kullanılmış. Philadelphia’da (Alaşehir), binaların duvarlarının gazyağı ile ıslatılması için tulumbalar kullanılmış. Şehrin yıkıntılarını incelediğimizde, yanık ve siyah renkte kafatasları ve kemikler ile karşılaştık, üzerlerinde saç ve et kalıntıları görünüyordu. Israrımız üzerine, görünüşlerinden yeni yapıldıkları anlaşılan bazı mezarları bizim için açtılar: bu cesetlerin en fazla dört hafta öncesine ait olduğu konusunda tamamen tatmin olduk [Yunanların Alaşehir’den çekildikleri zaman]”

Park sözlerini şöyle sonlandırıyor:

  1. “Ziyaret ettiğimiz iç şehirlerdeki yıkımlar Yunanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

  2. “Belirtilen son dört şehrin her birinde yıkılan bina yüzdeleri şöyle: Manisa yüzde 90, Cassaba (Turgutlu) yüzde 90, Philadelphia (Alaşehir) yüzde 70, Salihli yüzde 65.

  3. “Şehirlerin yakılması sistemsiz, aralıklı veya rastgele gerçekleştirilmiş bir eylem değildir, iyi planlanmış ve ayrıntılı olarak organize edilmiş bir eylemdir.

  4. “Çoğu kasıtlı ve sebepsiz olan çok sayıda fiziksel şiddet örneği mevcuttur. Tam rakamlar olmamakla birlikte –ki bunları elde etmek mümkün olmamıştır- geri çekilen Yunanlar tarafından söz konusu dört şehirde gerçekleştirilen vahşetleri binlerle ifade etmek rahatlıkla mümkündür. Bu vahşet olayları üç yaygın vahşet türünün hepsinden oluşuyordu: öldürme, işkence ve tecavüz.”

Bunlar, atalarımızın Türklere karşı uyguladığı vahşet ile ilgili raporlardan sadece birkaçı. İyi bir başlangıç noktası olarak, bunların hepsini Wikipedia sayfasında bulabilirsiniz. Cesur genç Yunan siber savaşçıları olarak sizler kahramansı siber savaşlarda çok iyi olduğunuz için, internete girip parmaklarınızın ucundaki daha fazla bilgiyi araştırabilirsiniz Önce öğrenin, yargılamayı daha sonraya bırakın.

Elbette o savaşta Türklerin galip duruma geçmesi ile birlikte Yunanlara (askerlere değil, sivillere) karşı gerçekleştirdiği vahşetleri de biliyorum. Elbette “Pontus Katliamı” olarak adlandırdığımız olayları da biliyorum (yukarıda verdiğim linke bakarak başlayabilirsiniz.) Bu çirkin savaş sonrasında Türkler tarafından öldürülen Yunanların sayısı belki de Yunanlar tarafından öldürülen Türklerin sayısından daha fazladır. Ancak buradaki amacım bir yargıç gibi hangi tarafın daha fazla vahşet gerçekleştirdiğini belirlemek değildir (bana bu hakkı kim verdi?). Benim amacım siz sevgili Yunan vatandaşlarıma Türklerin bizden neden nefret ettiğini açıklamak.

Bir vahşet gerçekleştirmek, düşmanın da size karşı vahşet gerçekleştirdiğini öne sürmekle affedilemez. İki kötü hareket birbirini ortadan kaldırarak ortaya masumiyet çıkarmaz. Bu 1915 Ermeni soykırımı işe suçlandıklarında Türklerin de düştüğü bir hata. Türkler bu suçlamalar karşısında “Ama Ermeniler de bizi öldürdü!” diyorlar ve hangi tarafın daha fazla insan öldürdüğünü ortaya çıkarmaya girişiyorlar. Aynı hataya düşme.

Yunan ordumuz, bir işgalci ordu gibi hareket ederek (özgürlük getiren bir ordu gibi değil) Türklere yaşamayı hak etmeyen düşmanlar olarak davrandı. “Bizden” olmadıkları için başka insanlara bu şekilde davranmak maymunlara uygun bir düşünce tarzıdır. İnsan olmak, her insanın (hatta bana göre her hayvanın) yaşama hakkı olduğunu kabul ederek davranmayı gerektirir. Eğer bu düşünceye katılmıyorsanız, sadece antik çağlardaki atalarınızın (övünmeyi çok sevdiğiniz Socrates, Plato veya Aristotle gibi) size bıraktığı ağır mirasını hak etmemekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda ahlaki seviyenizi maymunların düzeyine indiriyorsunuz.

Türklerin neden bizden nefret ettiğini anlamak için, kendimizi onların yerine koymamız gerekiyor. Belki aşağıdaki benzetme yardımcı olabilir:

Nehir kıyısında bir evde yaşadığınızı ve nehrin öbür kıyısında bir komşunuzun evi olduğunu hayal edin. Geçmişte güce sahip olduğunuzda düşüncesizce hareket ederek, gidip komşunuzun evini işgal etmişsiniz. Ama şimdi gücünüz azalıyor. Eviniz parça parça dağılıyor ve düşen her parça uzakta yaşayan ve o anda güçlü olan başkaları tarafından alınıyor. Birden evinizi alevler içinde görüyorsunuz. Eşyalarınızdan kurtarabildiklerinizi kurtarmaya çalışırken, öbür kıyıda yaşayan komşunuzun nehri geçip, zayıflığınızdan yararlanarak evinizden bazı parçaları alıp götürmeye çalıştığını görüyorsunuz. Çaresizlik içinde, kalan tüm gücünüzü toplayıp işgalci komşunuza karşı saldırıya geçiyorsunuz ve onu evinizden dışarı atıyorsunuz, geldiği yere, nehrin karşı kıyısına geri gönderiyorsunuz.

İşte Türkler böyle hissediyorlar. Buradaki parça parça dökülen ve yanan ev dağılma sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu; nehir Ege Denizi ve işgalci komşu da biziz, Yunan ordusuyuz. Eğer kendinizi başkalarının yerine koyamıyorsanız, bu yazıyı boşuna okuyorsunuz, çünkü neden başkalarının sizden nefret ettiğini asla anlayamayacaksınız.

“Ama o topraklar bir zamanlar bizimdi, Türkler oraya gelmeden çok önceleri biz orada yaşıyorduk, dolayısıyla 1919 yılında biz sadece bir zamanlar bize ait olanı geri almaya çalıştık!” argümanı ise ciddi bir şekilde söylenemez. Bir zamanlar “Magna Grecia” olarak adlandırılan Güney İtalya’da Yunanların yaşadığı, hem de antik çağlardan bu yana orada yaşadıkları gerekçesi ile İtalya’yı da mı işgal etmeliyiz? Ayrıca, Küçük Asya’nın batı kıyıları boyunca Yunanların yaşamış olması buraları “bizim toprağımız” yapmaz. Çok sayıda Yunanın yaşadığı her yeri işgal edecek olursak, öncelikle ABD ve Avustralya’yı işgal etmekle işe başlamalıyız. Önce bunu deneyin.

Öte yandan, bu argümanların hiçbiri bir katliamı haklı çıkaramaz. İşgal kendi başına bir suçtur; ama beraberinde vahşet de olduğunda iğrenç ve çok ahlaksız bir hareket haline gelir. Yüz yıl önceki davranışlarımız için Türklerden özür dilemeli ve — eğer hala nefret ediyorlarsa — neden bizden nefret ettiklerini düşünmeliyiz. Kişisel olarak, Türklerden resmi olarak özür dilemeye cesaret edebilecek bir politikacıyı desteklerdim. Ve bu tek taraflı bir özür olmalıdır — Türklerin sağ sütunda açıkladığım eylemleri sebebiyle özür dileyerek karşılık vermelerini beklemeden. Ancak ne yazık ki böyle Yunan politikacılar mevcut değil. Oy vererek gerçek politikacıları seçmiyorsunuz; tavukları seçiyorsunuz. Parlamentodaki tavuklar, resmi bir özün siyasi kariyerlerine getireceği siyasi bedelle karşılaşabilecek kadar cesur değiller. Onlar güzel koltuklarını düşünürler, ahlakı ve adaleti değil. Siz de onları tekrar seçmeye devam edersiniz.

Türklerin biz Yunanlardan nefret etmelerinin ikinci bir sebebi daha var. Bu nefret, şu anda Türk hapishanelerinde ömür boyu hapis cezası çeken PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve Yunan devletinin PKK teröristlerine verdiği destek ile ilgili. Yunanlar bu konuyu neredeyse unuttular; ama Türkler hala PKK ile mücadele etmek zorunda oldukları ve günlük olarak bu sorunu yaşadıkları için unutamazlar. Ama bu büyük bir sorun ve daha kapsamlı olarak başka bir makalede ele alacağım.

Türk okuyucular için:

Yunanlar  neden  Türklerden nefret  ediyor?

Bu sütunu okuyan sevgili Türk, Yunanların hepsi sizden neden nefret etikleri konusunda fikir birliği içerisinde değil. Bazıları Yunanistan’ın 400 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edilmesini sebep olarak söyleyecektir. Bazıları Bizans’ın Osmanlılar tarafından yıkılmasını söyleyecektir. Bazıları, kendi ordularının gerçekleştirdiği katliamlardan habersiz bir şekilde (bakınız soldaki sütun), Yunanların “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırdıkları olaylar sonrasında gerçekleşen “Pontus soykırımı” (Pontus Rumlarının öldürülmesi) gibi olaylar sebebiyle sizi suçlayacaktır. Bazıları, antik çağlardan bu yana Küçük Asya’da (günümüz Türkiye’si) yaşayan Rumların yok edilmesi ile suçlayacaktır (İstanbul’daki Rumlar dahil olmak üzere- 6-7 Eylül 1955’teki kıyım sonrasında başlayan bir yok etme süreci ile). Bazıları 1974 yılında Kıbrıs’ın işgal edilmesi ile suçlayacaktır. Bazıları ise, daha yakın geçmişte yaşanan olaylarla suçlayacaktır: Türk askeri jetlerinin Yunan adaları üzerinde uçması, Türk yetkililerin göz yumması ile Orta Doğu’dan Yunanistan’a doğru gerçekleşen çok sayıda yasadışı göçmen trafiği gibi. Ancak ben –ki vatandaşlarımın çoğu ile aynı fikirde değilim— çok daha derin bir sebep ortaya koyacağım ve bunun yukarıdaki tüm sebeplerin bir şekilde kökünü oluşturduğunu düşünüyorum. Bazı eğitimli Yunanlar bu sebebi duyduklarında veya okuduklarında benimle aynı fikirde olacaktır. Ancak çoğu Yunan yukarıda sıraladığım basit açıklamaları tercih etmektedir. Birazdan okuyacaklarınız biraz zihinsel çaba gerektirmektedir.

Sevgili Türk, neden Yunanistan’ın diğer Avrupa uluslarının gerisinde olduğunu ve kurulduğu 1827 yılından bu yana onları yakalamaya çalıştığını düşünüyorsun? Eğer cevabın “Neden umurumda olsun ki?” ise, cevabım şöyle olacaktır: “O zaman bu makaleyi neden okuyorsun?” Yunanistan’ın teknolojiyi, demokrasiyi, özgürlükleri, adaleti ve modern bir Batı ülkesini karakterize eden başka her şeyi yakalama çabasının sebebi, seninle veya en azından atalarınla yakından ilişkili.

Eğer Yunanistan’ın neden diğer tüm Batı ülkelerinin gerisinde olduğunun açıklamalarını öğrenecek kadar sabrın varsa, aynı açıklamaların senin ülken için de geçerli olduğunu göreceksin. Araba alırken neden teknolojik olarak daha ileri bir ülkeden ithal etmek zorunda kaldığını, çünkü ülkende arabayı yaratmak için gerekli teknolojinin olmadığını, sadece parçaları bir araya getirerek imal edebildiğini öğreneceksin; bilgisayarını, televizyonunu, DVD oynatıcısını, her türlü teknolojik ürünü ithal etmek zorunda olduğunu, çünkü Türkiye’de bunları hammaddeden üretemediğini öğreneceksin; neden şu anda sahip olduğundan daha güvenilir bir yargı sistemine ihtiyaç duyduğunu, neden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurduğunuzu, AİHM kararlarının sizin yerel Türk mahkemelerinin kararlarının üzerinde olmasını neden kabul ettiğinizi öğreneceksin; ülkenin her bakımdan güçlü bir ülke olmasını ve en azından kendi bölgesinde istediğini yapabilmesini arzu etmene rağmen, aslında uluslararası arenada adım atmadan önce neden başka daha güçlü ülkelerin (örneğin ABD) rızasına ihtiyaç duyduğunu öğreneceksin. Sanırım daha fazla devam etmeme gerek yok, anladığını sanıyorum.

Şöyle düşünüyor olabilirsin: “Biz güneydeyiz, güçlü ve teknolojik açıdan ileri Batı ülkelerin hepsi ise kuzeyde yer alıyor. Dolayısıyla, ülkelerin kaderlerini belirleyen faktörler arasında coğrafi konumla ilgili bazı faktörler yer alıyor olmalı. Zaten Yunanistan da Avrupa’nın güneyinde bulunuyor. Yani sebep budur.” Ben de buna cevap olarak İtalya ve İspanya’nın da Avrupa’nın güneyinde yer aldığını söyleyebilirim ve keşke Yunanistan da en azından onlarla aynı durumda olsaydı diyebilirim. Örneğin, hem İtalya hem de İspanya otomobil üretiyor (özellikle İtalya dünyanın en iyi arabalarından bazılarını üretiyor). Peki Yunanistan ve Türkiye ne üretiyor? Sigara, tekstil, zeytin, kuru kayısı, kuru incir...

Hayır, başka bir sebep olmalı.

İtalya ve İspanya’dan bahsetmişken, biraz düşünelim: birkaç yüzyıl önce, bu Avrupa ülkelerinin teknolojik açıdan dünyanın diğer ülkelerinden daha ileri olmadıkları zamanlar vardı, değil mi? Hatta, Müslüman Arapların ortaçağ Avrupalılarından daha ileri oldukları zamanlar vardı. Ancak daha sonra Müslümanlar bir duraklama içerisine girdiler ve hatta bazı bakımlardan daha da geriye gittiler; bu arada İtalya gibi yerlerde yeni bir şey gerçekleşmeye başladı. Bu başlayan şey neydi? Biz buna ne diyoruz? Bu önemli bir şey olmalıydı, çünkü onun orada gerçekleştiği andan itibaren, dünyanın geri kalan kısmı bu akıma kapılan daha ileri batı Avrupa ülkelerine ve ABD, Kanada, Avustralya ve hatta Japonya gibi bunun yayıldığı diğer ülkelere sadece arkadan bakakaldı.

İlk olarak İtalya’da ortaya çıkan ve daha sonra hızla Orta Avrupa ve İngiltere’ye yayılan o şey o zamanlar Rönesans olarak biliniyordu ve birkaç yüzyıl önce bunu Aydınlanma olarak bilinen daha da önemli bir “şey” takip etti. Ancak, etiketler çok şey anlatmayabileceğinden dolayı, bu iki şeyim birlikte dünya için ne gibi etkiler yarattığını birkaç basit kelime ile açıklamaya çalışacağım.

Rönesans ve Aydınlanmanın en önemli etkisi, insanların akıllarındaki din zincirinden kurtulması ve fiziksel olguların açıklamalarını kutsal kitaplarının dışında başka yerlerde aramaya başlaması olmuştur. Fiziksel olguların açıklamalarının, yazıtları inceleyerek değil, doğada incelemeler yaparak bulunabileceğini anlamışlardır. Böylelikle bilimi geliştirmişlerdir. Bilim ile birlikte, teknolojiyi geliştirmişlerdir. Bilim teorik temelleri sunar, teknoloji ise bunun uygulamasıdır, yani bilim adını verdiğimiz ağacın meyvesidir. Batı biliminin kökleri eski Yunan düşüncesinde yatmasına rağmen, ilk gerçek bilim insanları — kelimenin bugünkü anlamı ile, yani, inanışlarını doğrulamak veya reddetmek için deneyler gerçekleştiren insanlar— bundan sonra, orta çağ Avrupa’sının sonunda ortaya çıkmıştır. Gerçek anlamdaki ilk bilim adamlarından birisi İtalyan Galileo Galilei (1564–1642) olmuştur ve hemen ardından tarihteki en büyük bilim adamlarından birisi olan İngiliz Sör Isaac Newton (1642–1727) onu takip etmiştir.

Bilimin akıl özgürlüğüne ne kadar bağımlı olduğunu size yeterince vurgulamam mümkün değil. Eğer din size “Açıklama budur, size zaten kutsal kitapta verilmiştir, daha fazla araştırma! (Yoksa...)” diyorsa, o zaman bilimi geliştiremezsiniz; çünkü bilimi geliştirebilmek için her şeyi sorgulamanız ve doğru olduğuna inandığınız şeyi verilere bakarak test etmeniz gerekir. Eğer kendi kendinize sorgulamazsanız, test etmezseniz, incelemezseniz, cevapların bin yıllık kutsal kitabınızda zaten mevcut olduğunu düşünürseniz, o zaman bilime sahip olamazsınız, dolayısıyla bilimin meyvesi olan teknolojiye de sahip olamazsınız. Nargileniz olabilir, ama internetiniz olamaz; hamamınız olabilir ama güneş enerjili su ısıtıcınız olamaz; tekstil ve kuru kayısınız olabilir, ama Ferrari veya BMW’niz olamaz.

Şimdi en zor kısma, siz Türkler için hazmetmesi oldukça güç bir “acı gerçeğe” geliyoruz. Ama bu yazıyı okumanızın sebebi, Yunanların sizden nefret etmesinin en altında yatan sebebi öğrenmek — yazara göre — değil mi? Yoksa bu sayfadan hemen çıkabilirsiniz (tarayıcıda her zaman bir “geri” tuşu var).

Acı gerçek şudur: Hıristiyanlık bilimsel gelişme için kötü ise, İslam — en azından bugün uygulandığı şekliyle daha da kötüdür. İslam bilimin gerçek bir katilidir. Sebebini de şimdi açıklıyorum.

Orta çağ zamanlarında — Karanlık Çağ olarak da bilinir — Hıristiyan kilisesi mutlak bir kontrole ve mutlak bir güce sahipti. Kilisenin inançlarına karşı olan bir fikri ifade etmek imkansızdı; çünkü bunu yaptığınız zaman ölümle cezalandırılabilirdiniz. Bir başka deyişle, insanlar bir şeyi sorgulamak konusunda kesinlikle özgür değildi. Din adamlarının inançları, sorgulayıcı bir aklı olan ve gerçeği kendileri araştırıp bulmak isteyen çok az sayıdaki insana zorla empoze edilirdi (işkence ve ölüm tehdidi ile). 1600’lerin başlarında, Galileo’nun zamanında, Kilise’nin karşısında bir fikir belirtmek hala tehlikeli idi. Filozof Giordano Bruno, güneşin diğer tüm yıldızlar gibi bir yıldız olduğunu (ki bu doğrudur) ve sonsuz evrende başka akıllı yaratıkların da bulunduğunu (bunu bilmiyoruz) iddia ettiği için 1600 yılında yakılarak öldürülmüştür. Galileo da başka bir gerçeği savunduğu için neredeyse aynı kaderi paylaşacaktı: güneşin dünyanın etrafında değil, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü. O zamanların bugün “Karanlık Çağ” olarak adlandırılmasına hiç aldırmayın.

Bununla birlikte, Rönesans’ın gelişi ile birlikte, tek bir inanç dizisinin herkese dayatılması tavrı gevşemeye başladı. Bilimsel keşiflerin, insanların yaşamlarında faydalanabilecekleri yararlı teknolojiler ile sonuçlanması ile birlikte Kilise mutlak kontrolünü kaybetmeye başladı. Daha sonraki yüzyıllarda, bilim fiziksel dünya ile ilgili soruların üzerinde tam bir hakimiyet kazanırken, Hıristiyanlık dini “ruhsal” alanın sınırları içerisinde kaldı. Bilim insanlarının, örneğin insanların ve şempanzelerin milyonlarca yıl önce yaşayan ortak ataları paylaştığını söylediği günümüzde, çoğu Hıristiyan biyolojide neyin doğru veya yanlış olduğunu biyologlara söylemenin kendi işleri olmadığını düşünmektedir. Kutsal kitapları olan İncil’in ilk iki bölümünde Adem ve Havva’dan bahsederken mecazi olarak konuyu ele almış olabileceğini kabul etmektedirler. Hatta, bazı Hıristiyanlar, birer insan olduklarından dolayı Tanrı’nın mesajlarını yanlış anlamış olabilecek peygamberler tarafından yazıldığı düşünüldüğünde İncil’deki bazı hususların yanlış olabileceğine inanmaktadır — bu noktada İslam ile büyük bir fark söz konusudur. Dolayısıyla, çoğu Hıristiyan inançlarını kendilerine saklamaktadır, doğa ile ilgili inançlarından bazılarının yanlış olabileceğinin farkında olarak bunları başkalarına — özellikle de bilim insanlarına — empoze etmeye çalışmamaktadır.

Ancak İslam farklıdır. Ne yazık ki, İslam’da Kuran’ın insanlar tarafından yazıldığı varsayılmamakta, Allah’ın kendi sözleri olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla, Allah nasıl bir şeyi yanlış söylemiş olabilir? Ve nasıl olur da bir bilim insanının Allah’ın kelamına karşı bir şey iddia etmesine izin verilebilir? İşte sorunun kökleri burada yatmaktadır.

İslam bir bilim insanının uran ile çelişecek bir şeyi sorgulamasına izin veremez, çünkü bu durumda bilim insanı Allah’ın otoritesine karşı gelmiş olacaktır. Bu şekilde, İslam özgür bilimsel düşünceyi bastırmaktadır ve bilimi boğmaktadır.

Birçok Müslüman, Kuran ve bilim arasında bir çelişki olmadığına inanarak kafasını kuma gömmeyi tercih ediyor. Ne yazık ki birçok çelişki var. Bir örnek verecek olursak, “yedi kat cennetin ortasında ayın olduğunu” (37:6) ve “yıldızların yedi kat cennetin en altında olduğunu” (71:16) söylemek nasıl mümkün olabilir? Bütün çocuklar bile yıldızların astronomik olarak aydan daha uzakta olduğunu ve ayın dünyaya en yakın doğal obje olduğunu bilir. (“yedi kat cennet” gibi bir şeyin olmadığını bir kenara bırakın.) Seyyah Zülkarneyn’in gidip ziyaret ettiği, güneşin battığı yerde güneş nasıl kara bir balçıkta batar bulunabilir (18:86) ve güneş dünyanın yine Zülkarneyn’in ziyaret ettiği doğudaki bir başka noktadan nasıl doğabilir (18:90)? Kuran’ın yazarı güneşin dünyadan yaklaşık 150.000.000 km uzakta olduğunu ve güneşin çevresi bir futbol topu gibi ise dünyanın bir toplu iğne başı kadar olduğunu bilmiyor mu? Yıldızların dünyadan sekiz milyar yıldan fazla bir süre önce var olduğunu bilmemize rağmen, nasıl dünya güneş, ay ve diğer yıldızlardan önce yaratılmış olabilir (2:29)? Allah 1/8 + 2/3 + 1/6 + 1/6’nın 1 değil 1,125’e eşit olduğunu nasıl bilemez? (4:11–12)

Bunlar Kuran’ın sadece bilimsel bilgi ile değil, genel bilgi ve hatta çocukların bilgisi ile çeliştiği birkaç örnek. (Okuyucu burada çok daha fazlasını bulabilir.) Kuran’ın Allah’ın doğrudan kelamı olduğu inancı sebebiyle, bilim ile çatışmasında İslam’ın elleri kolları bağlıdır. İslam’da bilimin yeşerebilmesi için, İslam’ın Kuran’daki bazı ifadelerin sorgulanabilir olduğunu kabul etmesi gerekir; çünkü bilimsel düşüncenin merkezinde her şeyin sorgulanması ve kanıt arayışı yatar. Ancak bir Müslüman Allah’ın söylediği varsayılan bir şeyi nasıl sorgulayabilir?

İslam başlangıcından bu yana bu sorunla karşı karşıyadır. Allah’ın şunu-bunu söylediğine inanıyorsan, inancını sorgulayamazsın. Dolayısıyla, kuruluşundan bu yana İslam’ın bilim ile arası iyi değildir. İnsanlar bazen İslam’ın ortaya çıktığı ilk birkaç yüzyılda neden bilimsel ilerleme işaretleri gösterdiğini merak etmektedir. İlk olarak, İslam medeniyeti İslam’ın en hoşgörülü olduğu ve özgür düşüncenin yaşamasına izin verdiği bir zamanda filizlenmiştir. İkinci olarak, “İslam’ın Altın Çağı” olarak adlandırılan dönemdeki bilimsel ilerlemenin büyüklüğü ile ilgili iddiaların çok fazla abartıldığını düşünüyorum. O zamanki hangi büyük keşif doğrudan İslam’a atfedilebilir? Aklıma sadece cebrin geliştirilmesi geliyor. Araplar kağıt kullanımını Çinlilerden almıştır, şu anda “Arap rakamları” olarak adlandırılan rakamları (0, 1, 2,...) Hintlilerden almıştır (“sıfır bir rakamdır” nosyonu da dahil olmak üzere), felsefeyi Yunanlardan almıştır, simya ve tıp bilimini de yine Yunanlardan almıştır... Cebir hariç olmak üzere modern çağdaki hangi uygulama, fikir veya nesne İslam’ın Altın Çağının doğrudan bir ürünüdür?

11. yüzyılda İslam’ın aşırı tutucu dini uygulamalara dönmesi ve özgür düşünceyi bastırması ile birlikte, İslam medeniyeti çökmüştür. Bu tartışmada bizi ilgilendiren nokta, atalarınızın Küçük Asya’ya yaklaşık olarak o zamanlarda, yani 11.-12. yüzyılda gelmiş olmasıdır. İslam’ın Altın Çağı sona ermişti ve Selçuklu ve Osmanlı Türkleri düşünsel olarak düşüşte olan bir İslam ile tanışmışlardı. 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra, Osmanlılar imparatorluklarının yönetilmesi için Bizans’ın bürokrasisini miras olarak aldılar. Böylelikle eski bir yönetim sistemini (Bizans sistemini) ve özgür olmayan baskıcı bir inanç sistemini (İslam inanç sistemi) tüm tebaalarına aktardılar –tabii ki Yunanlar da dahil olmak üzere.

Türkler sebebiyle Yunanların başına gelen “temel kötülük” budur. Türklerin yönetimi altındayken en küçük sebeplerle bile Türkler tarafından öldürülmeleri değildir; Yunan çocukların Anadolu’da yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere annelerinden uzaklaştırılmaları değildir; bu metnin başında kısaca listelediğim diğer sebepler değildir. Türklerin Yunanlara yaptığı asıl kötülük, 17. yüzyıldan itibaren Rönesans ve Aydınlanma sürecinde Avrupa’da insan ruhu şahlanırken, Yunanların, tek bir bilimsel ilerleme kaydedemeyen, bugün onlara atfedebileceğimiz tek bir teknoloji ürünü üretemeyen, bizde kalan ve bugün önemli kabul edilen tek bir felsefi düşünce üretemeyen Osmanlı İslam kurallarının karanlığında tutulmasıdır. Osmanlı fatihleri sayesinde Yunanların geride kalmasına yol açan şey düşünsel karanlık olmuştur.

Bugün Yunan toplumunun başına bela olan yanlış uygulamaların ve düşüncelerin her birini dikkatli bir şekilde incelediğimizde, bunların Avrupa değerleri ve normları ile çeliştiğini, daha çok Orta Doğu değerlerine ve normlarına uygun olduğunu görürüz. Bunlar Yunanların Osmanlılardan miras aldıkları değerlerdir. Türklerin Yunanlar üzerinde yarattığı tek bir olumlu etki bulmak benim için oldukça güçtür. Ne kadar uğraşsam da hiçbir olumlu etki bulamıyorum.

Örneğin, ortalama bir Yunanın kafasındaki şu nosyonu ele alalım: işinizin hızlı ve düzgün bir şekilde yapılmasını sağlamak için, kamu görevlilerine gizlice para vererek bürokrasinin dişlilerini yağlamanız gerekir. Bu düşünceyi nereden aldık? Avrupa’dan değil, değil mi? Bunun Türklerin bahşişi olduğunu herkes bilir — hatta bazen bunu açıklamak için bu kelimeyi kullanırız.

Veya, “sosyal alanda ilerlemek ve amaçlarınıza ulaşmak için beceri edinmek veya bir şeyler öğrenmek önemli değildir, önemli olan doğru bağlantılara sahip olmaktır!” düşüncesini ele alalım. Buna göre, yeteneklerinizin hiçbir değeri yok, tanıdıklarınızın değeri var. Hangi modern toplum bu gibi değerler üzerine inşa edilmiş?

Veya, “yaşamımızda gerçekleşen kötü şeyler için devletin hızır gibi yetişerek müdahale etmesini ve sorunlarımızı çözmesini beklemeliyiz. Geleceğimizden biz sorumlu değiliz, devlet sorumlu.” düşüncesini ele alalım. Hangi modern Batı toplumu devleti bireyin sürekli kontrolü altında olması gereken bir kavram olarak değil de bireyin üzerinde bir kavram görür? Tek başına bu gözlem bile Yunan toplumunun (ve korkarım ki aynı zamanda Türk toplumunun) bugünkü ciddi hastalıklarını fazlasıyla anlatmaktadır.

Yunanistan’da bu makaleyi yazdığım tarihlerde yaşanan ağır finansal krizin kökleri bile ortalama Yunanların kafasındaki “güvenli bir yaşam sürebilmek için devlette bir işe girip, verimsiz bir çalışma ama düzenli ve iyi bir maaşla yaşamının kalan süresi boyunca yatmak” gibi yanlış bir anlayış yatmaktadır. Hangi modern toplumda böyle bir anlayış mevcuttur? Gidin bir Amerikalıya bu “yaşam planını” anlatın — size gülecektir. 2010 yılında başlayan Yunanistan ekonomik krizinden Türklerin sorumlu olduğunu anlatmaya çalışmıyorum. Bundan Yunanların kendileri sorumludur. Ama neden Yunanlar kendileri için büyük sorunlar yaratan böyle bir davranış tarzına sahip? Bu fikirleri nereden aldılar? Başka Avrupa ülkeleri neden böyle ciddi sorunlar yaşamıyorlar? Neticede neden Yunanistan Avrupalılara benzeyen bir ülke değil?

Yukarıdaki soruların her biri için kolay ve yüzeysel cevapların olduğunu biliyorum. Ama bir dakikadan daha fazla düşünülmesi ve bazı tarihsel bilgiler ile desteklenmesi gereken daha derin cevaplar da mevcut.

Yunanların neden Türklerden nefret ettiği sorusuna benim derin cevabım şudur: Sorunun köklerine indiğimizde, biz Yunanlar Aydınlanma sürecinde Osmanlı işgali altında olmasaydık, o zaman gelişen fikirleri kaçırmamış olacaktık. O zamanlar özgür Yunanlar ya dağlardaydı (Türklerden kaçmışlardı ama ayılar, kurtlar ve çakallar ile savaşıyorlardı), veya yurt dışında, Avrupa’daydılar. Aslında Yunanların o zamanki küçük entelektüel başarıları Avrupa’da yaşayan Yunanlardan gelmişti. Ancak işgal altında canlarını kurtarma derdinde olan ve Avrupa’da gerçekleşen entelektüel paradigma değişimini yakalamak için hiç zamanı ve aklı olmayan Yunan toplumu üzerinde bunların neredeyse hiçbir etkisi yoktu.

Komşumuzu işte bununla suçlayabilirim. Ama onlardan nefret etmiyorum. Tarihin yaşanmış olaylardan ibaret olduğunu, tarihi geri çevirmenin mümkün olmadığını biliyorum. Ben sadece her iki halkın, Türklerin ve Yunanların, sorunlarının köklerini daha derinlerde arayarak yan yana barış içerisinde yaşayabilmesini umuyorum.

Okuyucu Tepkileri

Yukarıdaki makalenin bir Türk okuyucusu yazara aşağıdaki yazıyı göndermiştir:

“Ülkenizdeki ekonomik krizin psikolojik yönlerini ve insanların tepkilerini analiz ederken, kamu idaresinin nasıl işlediği, kamu şirketlerinin nasıl işlediği (işlemediği) konusunda daha fazla bilgi edindikçe, ve en önemlisi, ortalama bir Yunanın sistemi düzeltme yönündeki her türlü girişime karşı “ben bilirim”ci yaklaşımını ortaya koyan yazılar okudukça, Türklerin Yunanlara yaptığı en büyük kötülüğün ve en kötü Osmanlı etkisinin, zihinlere Devlet Baba figürünün yerleştirilmesi olduğunu fark ettim. Her Türk, devlete Devlet Baba şeklinde hitap eder. Buradaki gizli düşünce, onu hak edecek kadar çok çalışsanız da çalışmasanız da devletin size rahat bir yaşam sağlamakla yükümlü olduğudur. Siz yanlış yapsanız da Devlet bunu hoş görür, çünkü babadır. Tek bir kuruş para kazanmasanız bile Baba size harçlık verir. Bir kızla dışarı çıkmak için para, güzel kıyafetler, iyi bir araba istersiniz ve babanız sizi desteklemekle yükümlüdür — işsiz bir aylak olsanız bile. Eğer sizi desteklemeye devam etmeyi reddederse, ona karşı ayaklanırsınız, çocuklarına bakmamakla suçlarsınız. Bu durumda da Kötü Baba olur.”

Kesinlikle katılıyorum. Yukarıdaki yoruma cevaben bu satırları yazarken, Sintagma Meydanını (Atina’nın en merkezi meydanı) işgal eden çok sayıdaki (birkaç bin) Yunan her gün devleti protesto ediyor. Görünürde bu insanlar hükümetteki ve Devletteki yolsuzlukları protesto ediyor (ve bunda haklılar). Ama daha derinlerde şunu demek istiyorlar: “Bizim işsiz olmamızdan, eskiden olduğu gibi yaşamaya devam etmemiz için gereken paraya sahip olmamamızdan devlet sorumlu! Parayı yolsuzluk yapan politikacılardan alın ve bize verin!” Mevcut durum ile ilgili hiçbir sorumluluk kabul etmiyorlar. Onlara, yani zavallı çocuklara kötü davranan “Devlet Baba”dır. Onlarca yıl iyi yapmayı becerdikleri tek şeyin “kamuda bir işe yerleşip (kendi ifadeleri ile yazıyorum) yaşamlarının kalan süresi boyunca yatmak” olması hiç önemli değildir. Bu konuyu bir başka makalede ele aldım (sadece Yunanca). Yunanların bu eski düşünce tarzından kurtulup, daha modern bir sosyal düşünce ve davranış tarzı benimsemeleri birkaç onyıl alacaktır.

 


Back to Harry’s index page on social issues

Back to Harry’s home page